|
|
|
|
|
|
|
Adam sevdiği kadına sorar: Senin de beni sevmeni elbette çok isterim. Belki de inanmayacaksın ama, olmasa da olur. Çünkü yıllarca sevgimin öyle çok düşmanı, öyle çok muhafızı vardı ki, ben seninle onları aştım, inan varolman bile yeterli ve seni seviyor olmak bile büyük bir nimet benim için...
Ve şunu bil ki; Oysa seni bir dine bağlanır gibi değil, kendi özgürlüğümü sever gibi seviyorum... |
|
|
YANGIN DEDİĞİN ÖYLE KOLAY UNUTULMAZ Birdaha dönüp bakmaya bile cesaret edemeyeceğin bir harabe bıraktın ardında. Elleri yanmış, yüzü sahte bir şehir kaldı geriye. Oysa ne tufanlar atlatmıştı bu şehir, ne depremlerle sarsılmıştı da yıkılmamaıştı. Aç kalmış, susuz kalmış, insansız kalmıştı da gözlerini yere dikmemişti. Bir yangınmış beklediği ruhunu teslim etmek için. Ateşi hiç düşünmemişti oysa; o ateş ki, önceaydınlatır, ısıtır, ardından yakar, yıkar, darmadağın edermiş. Alevi bir görünür bir kaybolur ama koru yüreği mesken tutarmış. Öyle bir yangın ki gözyaşıyla harlanır, hasretle harlanır, yalanla harlanır, gerçekle harlanır,yes ile harlanır, umutla harlanır; velhasılı herşeyle harlanırmış. Bilenler zamanla söner diyor ama ya arkasında bıraktıkları... Alevlerin, külün içinde bir yürek yeniden atar mı? Ya gözler, simsiyah is içinde yeniden görür mü bir çiçeğin açtığını? Yürek unutur, gözler unutur, akıl unutur da, izini bıraktığın sol elim unuturmu bu aldatışı? Ben unutsam gençliğimin son demi unuturmu bu çaresiz bırakılmışlığı. Ben unutsam sen unuturmusun beni bunca aşağılamışlığını... Birgün hatırlarsan eğer sevgi gerçeğinin hatıraların yada hayallerin manasızlığı karşısındaki değeriniben bir yerlerde gülümsüyor olacağım. Evet birgün hatırlarsan, yeniden doğabilirim ölmüş olsam bile. Sen tozlu bir tutkunun peşinden koşarken yitirdiklerinin pişmanlığını duyarken, ben hala karşımda sessizce oturuşunu seyredip hiçbir şey anlatmayan sesini dinleyeceğim uzakta bir yerlerde. Sende artık çok uzaklarda olacaksın hala karşımda sessizce otursan bile. Birşeyler söylediğinde ise duyamayacağım kadar kaçmış olacağım kendimden. Nerede olacağım? Bilmem! Belki bir yangın yerinde alevlerin tam ortasında... |
|
|
|
|
|
Ya yalnızlığa alışmalı yada umutla yaşamalı insan. Eğer yalnızlığı seçersen koskoca bir gerçek bekleyecek seni, yalnız kaldıkça açılacak gözlerin. Her nesnenin, her canlının, her hareketin, her sözün ardında bir gerçeği göreceksin. Aristo2dan beri deşmeyen çıplaklığıyla “acı” bir gerçek. Ne aldatmayı başarabileceksin nede aldanmayı. Gerçekle kapı komşusu olacak onu tanıyacak, onunla yaşayacaksın.Olaylara yada yaşamlara gerçeğin katı ve sade bakışıyla yaklaşacaksın. İnsanca gerekçeleri kullanmayacaksın acıları azaltmak için. Ama en önemlisi hiçbirşeyi unutmayacaksın. Her acıyı her an yaşayacaksın. Ama umudu seçersen yarı şaka, yarı ciddi bir hayat başlayacak. Hiçbir zaman gerçeği aramayacaksın. Elindekilerden ne umduğunu hesaplamadan, hafifletici sebepler bulup yorumlar yapacaksın hayata dair. Her yalan bir şaka, her gercek ise o şakanın ardında yatan ciddiyet olacak. Umut ikliminde öylesine yumuşatacaksın ki gerçekleri, yüzyüze kaldığında gülüp geçebileceksin. Hiç yalnız kalmayacaksın bir şehirde bir başına olsan bile. Yüreğin misafirlere açık olacak ödünç, çalıntı yada sahte sevgilere olduğu gibi. Bazen insan yalnızlık gerçeğiyle umut yalanı arasında seçim yapamıyor. Evet en zor olanıda bu kısmı olmalı. Her hayat sahibi tarafından şekillendirilir. Onun için ki sizde ne isterseniz onu yaparsınız. Bende öyle yapıyorum. Ama bu ikilemde kaçman gereken tek şey var, Ne “yalnızca umutlu” olacaksın, nede “umudunu yalnız” bırakacaksın. Ben is seçimimi yaptım: Umutla yaşayıp yalnız başıma öleceğim. |
|
|
|
|
|
Seni beklemek değildi beni yaralayan, gelmeyeceğini hissetmekti. Geleceğini bilsem yıllarca beklerdim seni. Gerçi yine bekleyeceğim ama artık hiç gelmeyecekmişsin gibi. Şimdi hissetmekten öte boş yere beklediğimi biliyorum. Ama ne derler, umut fakirin ekmeği. Bazen çaresizliğime ağlamak istiyorum, bir yalnızlık arıyorum ama nafile yanımda sen varken ağlayamıyorum. Hayalin, hatıraların bile olsa benimle olan ağladığımı birkez daha gör istemiyorum. Hep dediğim gibi sen bilirsin. Şimdi gitmek istiyorsun, öyleyse git! Ben bıraktığın yerde olacağım, hala sana deli divane şarkılar dinleyeceğim. Ama gelir gibi yapma ne olur. O zaman dengem kaybolur, hasretinin ağırlığına alışan bünyem varlığınla bozulur. Önümü göremem. Sen bana arada bir gönderdiğin yakamoz ışıklarını da götür giderken, gözlerimi yaşartıyor iyi gelmiyor bana. Umut denilen şeyi de götür diyeceğim ama sen zaten daha önce geri aldın verdiklerini. Beni arada bir gülümseten birşey var ama o da umut mu bilemiyorum. Velhasılı; Ben acemi hırsız gökkuşağında bir yeşil çalmaya kalktım ama kaçamadım, Sen yeşilini geri aldın ben siyahımımı. Artık yağmurlu günleri bekleyeceğim gökkuşağındaki yeşili görmek için. Yağmur beni ıslatmayı kestiğinde gözlerim devralacak içimdeki ateşi soğutma işini. Şimdi git ben gittiğin yerde olacağım, gelsende gelmesende ben bıraktığın gibi bekliyor olacağım. |
|
|
|
|
|
Gelirsen yerin hep hazır duruyor. Artık seni beklemiyorum sevdiğim. Geldiğini tasavvur edip boş hayallere dalmıyorum ama yinede gittiğini unutmuş sayılmam. Dünyam kararmıyor şimdi anılar aklıma geldiğinde hatta gülümsediğimi bile görenler var. Alışıyorum ne kadar dirensemde. “Umut acıların en kötüsüdür”demiş ya Neitsche ne kadar da haklıymış. Ama yinede umutsuz yaşanmıyor. Bende Cenap Şahabettin’in dediği gibi “Ya ümitsizsinizdir, Ya ümit sizsinizdir” deyip senden hiçbir ümit olmadan kendi ümitlerime, yaşama sarılmaya çalışıyorum. Karşımda somurtan yüzünü görmektense, anılardaki gülümseyen bakışlarını tercih ederim. Ben hep söylediğim gibi gündüzleri rol yapıp geceleri yaşıyorum. Sen bu rol yapma işine yalancılık da desen –ki evet- öyle yapıyorum. Bu aralar, bazı geceler hayalinle avunup, yokluğunla sarhoş olurken yalnızlığımı meze yapıyorum. Susuz içiyorum, sulandırmıyorum efkarımı. Gözlerimden akanı saymazsak. |
|
|
Yarım kalmak İnsan aslında bir yarımdan ibaret ve bu yarım öyle birşey ki ne istersen onunla bütün olabiliyorsun. Bazen mesleğinle, bazense hoşuna giden bir meşgaleyle. Ama sevdiğini kaybedersen, aşık olduğun hayatının en güzel en mutluluk verici kişisini yitirdiğinde tam anlamıyla yarım kalıyorsun. Hiç bir renk eskisi kadar canlı hiç bir ses eskisi kadar net gelmiyor insana. Her gördüğünü hayal, her duyduğun sesi “Onun” zannediyorsun. Biliyorsun belkide hiçbir zaman sana seslenmeyecek, yada görünmeyecek ama yine de bekliyorsun. Gelmeyecek olanı beklemenin en acı, en anlamsız şey olduğunu bile bile bekliyorsun. Rüyalarında bile sana gelmiyor ama yinede kızmıyor, kızamıyor, sadece bekliyorsun. Sonunu düşünmüyor, gelirse ne olur, gelmezse ne olur diye çizelgeler yapmadan bomboş bakışlarla yollarını gözlüyorsun. Özlem öyle bir noktaya geliyor ki; o geldiğinde, özlem bittiğinde sanki yaşayamazmışsın gibi geliyor. Geceleri uykuların kaçıyor. Aslında ne uyanık oluyorsun nede uyuyorsun. O’nun unutamadığın hayali doluyor gecene. Yarı hayal, yarı gerçek O’nu düşünüyorsun. Uykunun sersemliğine aşkın sersemliğini katıyor kah rüya gibi kah gerçek gibi geldiğini tahayyül ediyorsun. Bir anda gözlerin açılıyor sanki uyanmışçasına etrafa boş bakışlar fırlatıyorsun. Arıyorsun ama O yok. Sonradan hatırlıyor ve anlıyorsun ki olmayacak. Kalkıp yerinden bir sigara yakıyorsun. Çektiğin her nefeste içine doluyor hasretin kokusu. Gözlerin doluyor duvardaki resimlerine bakarken, için burkuluyor. Sana ait birşeyler göç ediyor içinden, yerine O’na ait birşeyler yerleşiyor. Pencereden dışarısını seyre dalıyorsun, pencerelerde ışıklar yanmıyor. Gecenin ıssızlığı daha bir yalnız hissettiriyor sana kendini. Acaba O’da uyuyor mu? Elbette diyorsun ardından. Sen aşıksın o değil. Onun için sen bir insansın, herhangi biri, senin için o bir melek. Apar topar sırtına birşeyler geçirip düşüyorsun gecenin karanlığında yollara. Evinin etrafından geçip bastığı kaldırım taşlarına ayaklarını basmak bile yetiyor bazen. Penceresine bakıp ışığın yanmadığını görmek bile tuhaf bir rahatlık veriyor sana. Anlamsız işler yapıyorsun, ama sebebi sende, aşk sende, mazur görüyorsun kendini.
Bir araba geçiyor yanından kısa
bir an bir müzik sesi işitiyorsun. Dengen kayboluyor bir kaldırıma
yığılıyorsun sessizce, alnını silip mırıldanıyorsun... “Yalancı şahidimdir
ay benim...” Turuncu bir tişört görüyorsun uzakta birinde, çubuk kraker
yiyen bir çocuk geçiyor önünden hatırlıyorsun aslında hiç unutamadığını.
Oturup bir yerlere bir çay istiyorsun tek şekerli, yanında da peynirli bir
tost, tıpkı onun gibi. Dalıyorsun, uzaklara derin derin bakıyorsun. Sonra
gözlerini kısıp karşıdaki tabelada ne yazdığını okumaya çalışıyorsun.
Arasıra tişörtünü tutup çekiştiriyorsun serinlemek için. Garsonun masanın
üzerine bıraktığı adisyonla oynuyorsun köşelerini kıvırarak. Beraber
sabahı karşıladığınız parktaki banka oturup etrafı seyrediyorsun. Hemen
karşındaki çamlar bile eskisi kadar canlı değil artık. Bir satıcı geçiyor
önünden, ardından da genç bir kadın. Farkında değilsin sanki. Sen her
yüzde onu görüyor, her harekette maziye dönüyorsun. Unutamıyorsun,
unutmuyorsun. |
|
|
Hasret Göğsünde yumruk büyüklüğünde bir taş taşımak gibi birşey hasret. Su içtiğini, yemek yediğini, uyuduğunu, uyandığını veya gittiğin yerleri, gördüklerini, duyduklarını hatırlamamak. Seni ise unutamamakmış. Ölesiye bir karamsarlıkmış hasret. Sayısız hayal kurmakmış vuslata dair. Hüzünlü gurbet türkülerinin buruk özlemiymiş. Gülmeyi süresiz izne çıkarıp, sevdiğinden haber aldığında mesaiye çağırmakmış. Alıştığın herşeye yabancılaşıp kendi ellerinle iç dünyana surlar örmekmiş. Umutmuş bazen, bazen umutsuzlukmuş. Bazen bir kuytuda uzanıp hayal kurmakmış.
Ben hasreti özlemekten ibaret sanardım fakat
özlem en hafif yanıymış.
Hasretin en büyüğü ise seninleyken yaşanıyormuş. |
|
|
Kızılca kıyametler
kopuyor geceleri.
Perişan halini koltuğa yıkmış
Geceyarısı pencerenin önünde
Senin olduğun yerde gerçek ***
Sana hayallerimi anlattım
mı hiç,
Yapmazdın. Yapamazdın. ***
Seninle ne yapacağımı bilemiyorum. *** Sen
varsın her yanda, ***
|
|